Ramazan ayı ve göz , kulak , dil , bel

Ramazanda açık tutulması gereken dört unsuru önceki bir yazımızda saymıştık. Bir de kapalı tutulması gereken dört unsur var…

1. Göz kapalı: Harama, olumsuzluğa ve çirkinliğe dönüp bakmazlar, kötü söz, gıybet, küfür, çekiştirme yapmazlardı…

Olumsuzları görmeyecek, duymayacak şekilde kendilerini kontrol ederlerdi. Yani orucu sadece mideleriyle değil, gözleri ve kulaklarıyla da tutarlardı.

2. Kulak kapalı: Çekiştirme, gıybet, yalan gibi haram kelam dinlemez, yalnızca zikre, fikre, şükre kulak verirlerdi…

Özellikle ramazanlarda mukabeleye gidilir, yetkin hafızlardan Kur’an-ı Kerim dinlenerek kulakların pası giderilirdi.

3. Dil kapalı: Gıybet konuşmazlar, kimseyi çekiştirmezler, yalan söylemezler, bir bakıma dilleriyle de oruç tutarlardı.

4. Kemeri kapalı: Namahreme bakmazlar, harama yönelmezlerdi. 

Osmanlı asırlarında din bilinçli yaşanır, oruç bilinçli tutulurdu. Orucun “hikmet” cihetine de bakılır, “tefekkür” boyutu asla ihmal edilmezdi.

Osmanlı insanı işte bu yapısıyla dünya örneği, dünya önderi bir devleti hak etmişti; Allah da o devleti o ümmete ikram etti, ihsan etti.

Ne zaman ki, “Batı’yı taklit” hastalığına duçar oldular, üstün vasıfları çözülüp çökmeye başladı. Üstün vasıfları çözülüp çökünce muazzam imparatorluk da ellerinden çıktı…

Tabii bütün bunlar ailede öğrenilirdi. 

Osmanlı aile yapısını inceleyen İsveçli Aile Hukuku Profesörü Gaston Jezzşunları yazıyor:Ben Batılı bir âile hukuku profesörü olarak diyorum ki; Türk milletinin elinden âile nizâmını alınız, geriye hiçbir şey kalmaz.” 

O nizamın temel unsurlarını ise şöyle özetliyor: “Osmanlı aile hayatındaki güzellik, nezâhet ve samimiyet zannetmiyorum ki, başka bir yerde olsun. 

“Osmanlı’daki İslâmî hayat, huzurlu bir hayatın zirve noktasıdır. Birbirine sevgi-saygı ile bağlıdırlar. 

“Toplumsal yapı edebiyatla süslenmiştir. Hayat şiir gibi yaşanmaktadır. Bütün bunları ailede öğreniyorlar.” 

Osmanlı insanının en belirgin özelliği, tüm uzuv ve kabiliyetiyle “dindar” oluşuydu.

Dindardı, ama inancını baskı aracı yapmaz, hiç kimseye dayatmazdı. 

Bundan dolayı farklı inanç sahipleri arasında sürtüşme-çekişme yaşanmazdı. Herkes bir birine saygı gösterir, “insan”lık ortak paydasında buluşurlardı.

Kırk bine yakın vakıf ve sayısız hayır eseri hep bu dindarane hayatın ürünüdür.

O kadar ki, hayır eserlerini insanla sınırlamamış, hayvanlara ve bitkilere yaymıştır. Hatta hayır yapmakta, kuşlara hastane kuracak kadar ileri gitmiştir.

Comte de Marsigli şöyle diyor: “Türkler, malî imkânlara sahip oldukları zaman camiler, çeşmeler, köprüler ve ‘han’ denilen misâfirhâneler yaptırmayı itiyat edinmişlerdir(alışkanlık haline getirmişlerdir). Bunların masraflarının te’mîni için de vakıflar tesîs ederler. Ayrıca, neslin tahsîli için büyük şehirlerde medrese ve mektepler yaptırırlar. Buralarda başta dînî ilimler olmak üzere, birçok ilim öğrenilir.”

M. de Thevenot şunları ekliyor: “Osmanlılar, çok dindar, insâniyetli, şefkat ve merhamet sahibidirler. Gönülleri dîn gayreti ile doludur…

“Onlar, birbirleriyle vuruşup dövüşme bilmezler! Dolayısıyla birbirine meydan okuyanlar azdır.”

Son söz: Büyük devlet olmanın yolu, büyük millet olmaktan geçiyor.

Alıntıdır.

Reklamlar